Beytullah İLERİ/Youth Think Tank Yönetim Kurulu Üyesi

Geçenlerde bir dergide, Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ile “çeşitlilik” kavramını birlikte ele alan bir yazıya rastladım. Metin; adalet, eşitlik, ortak gelecek gibi kulağa hoş gelen ifadelerle doluydu. Okurken insanın içini bir anlığına rahatlatan, sanki dünya doğru bir yöne gidiyormuş hissi veren türden… Ama satırlar ilerledikçe zihnim bir yerde duraksadı: Bu kadar süslü anlatılan kavramlar, dünyanın gerçek eşitsizliklerini nasıl bu kadar ustaca görünmez kılabiliyordu?

Bence mesele burada başlıyor: Çeşitlilikten söz edilirken, uygulamada bütün dünyaya aynı hedefler, aynı takvimler ve aynı beklentiler dayatılıyor. Oysa gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler aynı yerden başlamadı, aynı bedelleri ödemedi. Mesela Norveç için elektrikli araçlara geçiş, altyapı ve refah seviyesi sayesinde yönetilebilir bir dönüşüm olabilir gayet tabi. Ancak Sahra Altı Afrika’da hâlâ yüz milyonlarca insanın düzenli elektriğe erişimi yok. Uluslararası Enerji Ajansı verileri bu tabloyu açıkça ortaya koyuyor. Elektriğin, temiz suyun, sağlık hizmetlerinin bile eksik olduğu bir coğrafyada “karbon nötr” hedefi, sahici bir kalkınma hedefi olmaktan çok, uzaktan dayatılan bir slogan gibi olmuş.

Aslında çok derin değil; konu ile ilgili birkaç okuma yaptığımızda bugünkü iklim krizinin temelinde, Batı’nın iki asırlık sanayileşme sürecinin yattığını anlayabiliriz. İngiltere’nin kömürle çalışan fabrikaları, ABD’nin petrol merkezli büyüme modeli… Bunlar yalnızca kalkınma hikâyeleri değil aynı zamanda bugünün çevresel maliyetlerinin de kaynağıdır.

Sorun şu ki, bu ülkeler refahlarını büyük ölçüde fosil yakıtlar üzerinden inşa ettikten sonra, şimdi gelişmekte olan ülkelere dönüp “hepimiz aynı fedakârlığı yapmalıyız” diyor. Oysa görüldüğü üzere tarihsel sorumluluklar eşit değil. Küresel karbon salımına bakıldığında, ABD ve Avrupa ülkelerinin geçmişten bugüne bıraktığı iz, bugün kalkınma mücadelesi veren birçok ülkenin toplamından çok çok daha fazla.

Bu noktada önemli bir çelişkiyi de hatırlamak gerekiyor: ABD, bir dönem Paris İklim Anlaşması’ndan çekildiğini ilan ederek küresel iklim rejiminin dışına çıktı. Yani en büyük tarihsel kirleticilerden biri, bağlayıcı sorumluluklardan uzak dururken; gelişmekte olan ülkelerden aynı hedeflere harfiyen uyması bekleniyor. Bu durum, iklim politikalarının ne kadar “eşit” ve “adil” olduğu sorusunu cevaplanamaz hale getiriyor.

Olaya Türkiye perspektifinden baktığımızda durum daha da kritik bir hal alıyor. Türkiye’nin enerji güvenliği, sadece çevresel bir mesele değil; aynı zamanda ekonomik ve jeopolitik bir zorunluluktur. Coğrafi konumu, komşu ülkelerdeki istikrarsızlıklar ve enerji ithalatına olan dışa bağımlılık, bu konu özelinde alınacak kararları daha karmaşık hale getiriyor. Almanya’nın deniz rüzgâr enerjisine yönelme konforu ile Türkiye’nin kaynak çeşitlendirme ihtiyacı aynı başlık altında değerlendirmek mümkün olamaz. Gelişmekte olan ülkelerin önceliği çoğu zaman “daha temiz enerji” den önce, kesintisiz ve erişilebilir enerji ilkesi olacaktır.

Bu yazımda, tek tip reçetelerin yalnızca teknik hedefler değil, aynı zamanda belirli bir dünya görüşünü dayatan ideolojik bir çerçeveye nasıl dönüştüğünü ele almaya çalıştım. Bu yaklaşımın, gelişmekte olan ülkeleri kendi tarihsel koşullarını, önceliklerini ve kalkınma ihtiyaçlarını ikinci plana itmeye zorlayarak nasıl dar bir alana sıkıştırdığı hakkında fikir sahibi olmuş olanız temennimdi. Ancak hikâye burada bitmiyor. Bu düzenin bir de görünmeyen ama çok etkili bir ayağı daha var: BORÇ.

Bir sonraki yazıda; IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar üzerinden kurulan küresel borç düzenini, devletlerin nasıl ekonomik bir hizaya sokulduğunu ve bu mantığın bireysel kredi sistemiyle toplumun en küçük hücresine kadar nasıl yayıldığını yazabilmeyi dilerim. Çünkü borç, artık sadece ekonomik bir araç değil; modern çağın en sessiz hizaya getirme mekanizması olma yolunda güçlü adımlarla ilerliyor.

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir