İbrahim KOTAN/Youth Think Tank Yönetim Kurulu Üyesi

Denizler artık hukukla değil, güçle yönetiliyor.

Gazze ablukası, Kızıldeniz’de ticaret gemilerine saldırılar, Karadeniz’de tahıl koridorunun çöküşü ve Doğu Akdeniz’de artan gerilim…

Bu gelişmeler yalnızca bölgesel krizler değil; uluslararası hukukun meşruiyetinin sessizce aşındığını gösteren küresel bir kırılma.

Aşağıdaki satırlar, deniz hukuku üzerinden uluslararası hukukun yaşadığı krizi ve hukukun güç karşısındaki geleceğini ele almaktadır.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında uluslararası toplum, denizleri çatışma alanı olmaktan çıkarıp hukukun egemen olduğu müşterek alanlara dönüştürmeyi hedefledi. 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS), bu idealin somutlaşmış haliydi: açık denizlerin serbestliği, deniz yetki alanlarının barışçıl paylaşımı ve denizlerde silahlı çatışmanın sınırlandırılması ancak günümüzde, Gazze deniz ablukasından Kızıldeniz’de ticaret gemilerinin hedef alınmasına, Karadeniz’de tahıl koridorunun fiilen işlemez hale gelmesinden Doğu Akdeniz’de artan güç mücadelesine kadar uzanan gelişmeler, bu ideal düzenin ciddi biçimde aşındığını göstermektedir Uluslararası hukuk metinleri kâğıt üzerinde varlığını sürdürse de, denizlerde fiilen belirleyici olanın giderek hukuk değil, güç olduğu açıkça görülmektedir. Bu durum, yalnızca deniz hukukunun uygulanabilirliğini değil, uluslararası hukukun bütünsel meşruiyetini de derinden sarsmaktadır.

Bu çalışma, deniz hukukunun bugün karşı karşıya olduğu bu sessiz krizi, güncel çatışmalar ışığında inceleyerek uluslararası hukukun meşruiyet sorununun denizler üzerinden nasıl görünür hale geldiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır.

1)Deniz Hukukunun Vaadi: Düzen, Barış ve Serbestlik

Modern deniz hukuku, esasen insanlığın denizlerde kaosu değil düzeni, çatışmayı değil barışı, keyfî gücü değil hukuku hâkim kılma iradesinin ürünüdür. Bu iradenin zirve noktası olan 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS), denizleri yalnızca coğrafi alanlar olarak değil, hukukî düzenle yönetilen küresel müşterekler olarak tanımlamıştır. UNCLOS’un merkezinde üç temel ilke yer alır:

Açık denizlerin serbestliği, deniz yetki alanlarının adil paylaşımı ve denizlerde silahlı çatışmanın sınırlandırılması. Bu çerçevede devletlerin egemenliği karasularıyla sınırlandırılmış; kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge gibi rejimler ise hem kıyı devletlerinin haklarını tanımış hem de uluslararası toplumun menfaatlerini koruyacak şekilde dengelenmiştir. Bu sistem, teorik olarak denizleri güç mücadelesinden arındırılmış bir hukuk alanına dönüştürmeyi amaçlamaktaydı. Ticaret gemilerinin serbest dolaşımı, deniz ulaşımının kesintisiz işlemesi, enerji ve gıda tedarik zincirlerinin korunması ve denizlerin askerî çatışmalardan mümkün olduğunca uzak tutulması bu hukuki mimarinin temel hedefleri arasındaydı ancak bu normatif yapı, yalnızca metinlerin varlığıyla ayakta duramaz. Deniz hukukunun işleyişi, devletlerin bu kurallara samimi biçimde bağlı kalmasına ve hukuku güç siyasetinin üzerinde tutmasına bağlıdır. İşte günümüzde yaşanan kriz, tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır: Hukukun vaadi güçlüdür, fakat onu ayakta tutacak siyasî irade giderek zayıflamaktadır.

2) Güç Siyasetinin Deniz Hukukunu Aşındırması

Son yıllarda denizlerde yaşanan gelişmeler, uluslararası hukuk sisteminin teorideki düzen anlayışı ile fiiliyattaki güç dengeleri arasındaki kopuşu açık biçimde ortaya koymaktadır. Deniz hukuku, metinler düzeyinde varlığını korurken; uygulamada, giderek büyük güçlerin stratejik çıkarlarına tâbi hale gelmektedir.

a) Gazze Deniz Ablukası: Hukukun Sessizliği

Gazze’ye yönelik uzun süredir devam eden deniz ablukası, deniz hukukunun en temel ilkeleriyle doğrudan çelişmektedir. Uluslararası insancıl hukuk ve deniz savaşı hukuku, sivil nüfusun toplu şekilde cezalandırılmasını, insani yardımların engellenmesini ve sivil deniz ulaşımının sürekli biçimde kısıtlanmasını yasaklamaktadır. Buna rağmen, abluka fiilen sürmekte; hukuk ise etkisiz bir gözlemci konumuna indirgenmektedir.

Ortaya çıkan tabloya baktığımızda, deniz hukukunun yalnızca normatif değil, meşruiyet krizi yaşadığını da göstermektedir: Kurallar vardır, fakat onları uygulayacak ve ihlalleri yaptırıma bağlayacak irade yoktur.

b) Kızıldeniz Krizi: Açık Denizlerin Güvensizleşmesi

Kızıldeniz’de ticaret gemilerinin silahlı saldırıların hedefi haline gelmesi, açık deniz serbestisi ilkesini fiilen askıya almıştır. Küresel ticaretin can damarlarından biri olan bu hatta, artık gemiler hukuk tarafından değil, askerî eskortlar ve güç dengeleri tarafından korunmaktadır. Bu tablo, denizlerin müşterek ve tarafsız alanlar olmaktan çıkarak jeopolitik mücadele sahasına dönüştüğünü göstermektedir.

c) Karadeniz ve Tahıl Koridoru: Hukukun Askıya Alınışı

Rusya-Ukrayna savaşı, Karadeniz’i fiilen bir savaş denizi haline getirmiştir. Tahıl Koridoru Anlaşması’nın çökmesiyle birlikte, deniz hukukunun temel hedeflerinden biri olan küresel gıda güvenliği de ağır bir darbe almıştır. Hukuk, savaşın ihtiyaçları karşısında ikinci plana itilmiştir.

d) Doğu Akdeniz: Hukuk Haritaları mı, Güç Haritaları mı?

Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarına ilişkin ihtilaflar, uluslararası hukukun değil, askerî ve siyasî güç projeksiyonlarının belirleyici olduğunu ortaya koymaktadır. Hukuki tezler artık diplomasi masasında değil, donanmaların gölgesinde şekillenmektedir.

3) Uluslararası Hukukun Meşruiyet Krizi

Denizlerde yaşanan bu gelişmeler, artık yalnızca uygulama sorunlarına değil, uluslararası hukukun meşruiyet krizine işaret etmektedir. Hukuk düzeni, varlığını yalnızca normların yazılı olmasına değil, bu normların eşit, tutarlı ve öngörülebilir biçimde uygulanmasına borçludur. Ancak günümüzde deniz hukukunda görülen tablo, bu üç unsurun da ciddi biçimde aşındığını göstermektedir.

Büyük güçlerin çıkarlarının söz konusu olduğu alanlarda hukuk esnetilmekte; daha zayıf aktörlerin ihlalleri ise sert biçimde cezalandırılmaktadır. Bu çift taraflı uygulama, uluslararası hukukun evrensel bir norm sistemi değil, seçici bir güç aracına dönüştüğü algısını güçlendirmektedir. Meşruiyet krizinin en tehlikeli sonucu, devletlerin hukuka olan güvenini kaybetmesi ve uyuşmazlıklarını artık hukuk yoluyla değil, güç ve fiili durum yaratma yoluyla çözmeye yönelmesidir. Denizler bu dönüşümün en açık gözlemlendiği alanlardan biri haline gelmiştir. Donanmalar, hukuk metinlerinden daha hızlı hareket etmekte; fiili kontrol, hukuki statünün önüne geçmektedir.

Gelinen noktada uluslararası hukuk paradoksal bir duruma sürüklenmektedir: Hukuk metinleri her zamankinden daha kapsamlıdır, fakat hukukun caydırıcılığı her zamankinden daha zayıftır. Kuralların varlığı, onların ihlalini önlemeye artık yeterli olmamaktadır. Hukukun bu görünmez çözülüşü, özellikle denizler gibi tüm insanlığı ilgilendiren müşterek alanlarda küresel düzeni kırılgan hale getirmektedir.

4) Türkiye’nin Deniz Diplomasisi ve Hukuki Konumu

Türkiye, son yıllarda deniz hukukunun küresel krizinin tam merkezinde yer alan bir aktör haline gelmiştir. Karadeniz, Doğu Akdeniz ve boğazlar hattı, Türkiye’yi yalnızca bölgesel bir güç değil, aynı zamanda deniz hukukunun fiili uygulayıcılarından biri konumuna taşımıştır.

Karadeniz’de Montrö Sözleşmesi’nin titizlikle uygulanması, Türkiye’nin hukuku güç karşısında geri plana itmemeye yönelik nadir örneklerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Savaşan taraflara boğazların kapatılması kararı, sadece stratejik bir hamle değil, aynı zamanda deniz hukukunun korunmasına yönelik açık bir hukukî irade beyanıdır.

Doğu Akdeniz’de ise Türkiye, UNCLOS’a taraf olmamasına rağmen, kıta sahanlığı ve deniz yetki alanlarına ilişkin tezlerini uluslararası hukukun genel ilkeleri çerçevesinde savunmakta; hukuki argümanlarını fiili güçle desteklemek zorunda bırakılan bir denge siyaseti izlemektedir. Bu durum, deniz hukukunun artık yalnızca hukukçuların masasında değil, donanmaların güvertesinde şekillendiğini açıkça göstermektedir.

Türkiye’nin yürüttüğü deniz diplomasisi, mevcut sistemin krizine rağmen hukukun tamamen terk edilmediğini, ancak hukuk ile güç arasında hassas bir denge kurulmaya çalışıldığını ortaya koymaktadır.

5) Hukukun Yeniden İnşası Mümkün mü?

Deniz hukukunun bugün karşı karşıya olduğu kriz, aslında uluslararası hukukun genel durumunun bir yansımasıdır. Denizler, hukukun en erken ve en kapsamlı biçimde kurumsallaştığı alanlardan biri olmasına rağmen, bugün güç siyasetinin en sert biçimde hissedildiği sahalara dönüşmüştür. Bu dönüşüm, hukukun yetersizliğinden değil; hukuku uygulamakla yükümlü olan siyasal iradenin zayıflamasından kaynaklanmaktadır.

Uluslararası hukuk, özellikle denizler gibi küresel müşterek alanlarda, ya yeniden güvenilir ve bağlayıcı bir düzen haline gelecektir ya da devletlerin çıkar hesapları karşısında giderek sembolik bir normlar bütününe dönüşecektir. Bu tercih, yalnızca hukukçuların değil, küresel siyaset yapıcılarının omuzlarındadır.

Türkiye’nin son yıllarda izlediği deniz diplomasisi, hukukun tüm zorluklara rağmen tamamen terk edilmemesi gerektiğini gösteren önemli bir örnektir. Ancak bu çabalar tek başına yeterli değildir. Deniz hukukunun meşruiyetinin yeniden tesis edilebilmesi için, büyük güçlerin hukuku araçsallaştırmaktan vazgeçmesi ve denizleri yeniden insanlığın ortak düzen alanı olarak kabul etmesi gerekmektedir.

Aksi halde denizlerdeki bu sessiz kriz, yalnızca hukuk düzenini değil, küresel barışı da derinden sarsmaya devam edecektir.

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir