Doğukan ÖZTÜRK/Youth Think Yönetim Kurulu Üyesi

Günümüzde “Batı” olarak nitelendirilen ülkelerde yaygın bir akım haline gelen LGBT ideolojisinin dayatılması, birçok devletin çeşitli biçimlerde kamu politikası olarak uygulamaya koyduğu ve özellikle ebeveynlerin çocuklarıyla olan ilişkileri üzerinde ciddi sonuçlar doğuran bir sorundur. Özellikle Avrupa, Avustralya ve Kuzey Amerika’da, her geçen gün yeni dayatmacı kamu politikaları ortaya çıkmakta ve ebeveynlerin kendi çocukları üzerinde sahip oldukları irade daha da kısıtlanmaktadır. Dünyanın geri kalanında henüz yaygınlaşmamış olan bu sorunlu süreç, dayatmacı ülkelerde yaşayan başta Türk diasporası olmak üzere birçok muhafazakar topluluk için endişe konusu olmakta ve aile kurumuna yönelik ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.

Örneğin Almanya’da 1 Kasım 2024 tarihinde yürürlüğe giren Cinsiyet Kaydına İlişkin Kendi Kaderini Tayin ve Diğer Düzenlemelerin Değiştirilmesine Dair Kanun (Gesetz über die Selbstbestimmung in Bezug auf den Geschlechtseintrag und zur Änderung weiterer Vorschriften) özellikle çocuklara yönelik LGBT dayatmasını hukuk düzeni içerisinde koruma altına almış ve ebeveynleri denklem dışı bırakacak uygulamalar getirmiştir. Yeni kanun ile birlikte, resmi olarak cinsiyetini veya isimlerini değiştirmek isteyen kişiler artık doktor raporu, psikiyatrik değerlendirme veya mahkeme onayı olmaksızın yalnızca bireysel beyan ile bu değişikliği gerçekleştirecektir. Ayrıca yeni kanunun çocuklar hakkındaki hükümleri LGBT dayatmasına hukuki zemin hazırlamıştır. Kanundaki düzenlemelere göre, 14 yaşın altındaki çocuklar hakkında ebeveynlerin başvurusuyla cinsiyet kaydında değişiklik yapılması mümkün kılınmış, öte yandan 14 ile 18 yaş arasındaki çocukların ebeveyn onayı olmaksızın cinsiyet kaydını değiştirme talebinde bulunmasına imkan tanınmıştır. Bu bağlamda 14 ile 18 yaş arasındaki çocuğun ebeveynine bu hususta itiraz hakkı verilmiş ancak bu durumda son sözün görevli mahkemeye ait olması öngörülmüştür. Böylece ebeveynin kendi çocuğu üzerindeki iradesi kısıtlanmış ve LGBT dayatmasına uğrayan çocuğun ebeveynlerine rağmen cinsiyet kaydında değişiklik yapmasının önü açılmıştır. Bu düzenleme aleyhine gerek Müslüman gerek Hıristiyan birçok gruptan tepki gösterilmiş ve çeşitli şehirlerde gösteriler gerçekleştirilmiştir.

Bir diğer örnek olarak Kanada’daki okullarda çocuklara zorunlu biçimde öğretilen LGBT içeriğine karşı 2023 yılının Eylül ayında büyük çaplı bir örgütlenme ve protesto hareketliliği başlatılmıştır. Sosyal medyada organize olan ve “Çocuklar İçin 1 Milyon Kişilik Yürüyüş” (1MillionMarch4Children) başlığını taşıyan bu örgütlenme, Kanada’nın birçok şehrinde LGBT dayatmasına karşı yürüyüş ve gösteri düzenlemiştir. Bu gösterilerde, giderek daha fazla okulda zorunlu müfredata dahil edilen LGBT ideolojisine ve bu uygulama karşısında ebeveynlere hiçbir söz hakkı tanınmamasına tepki gösterilmiştir. Pankartlarda ve sosyal medya gönderilerinde “Çocuklarımızdan Ellerinizi Çekin” (Hands Off Our Kids) sloganını taşıyan bu örgütlenme Kanada’daki ana akım medya tarafından büyük ölçüde sansüre uğramış ve “radikalizm” suçlamasıyla karşılaşmıştır. Kanada Müslümanlar Derneği (Muslim Association of Canada) ve Kanada İmamlar Konseyi (Canadian Council of Imams) 18 Eylül 2023 tarihinde yaptığı açıklamada bu örgütlenmeye açıkça destek vermemekle birlikte; Kanada’daki Müslüman çocuklara ve ebeveynlere yönelik LGBT baskısının giderek arttığını, Müslüman çocukların ve ebeveynlerin Anayasa ile güvence altına alınan haklarına saygı gösterilmesi ve eğitimdeki dayatmacı uygulamaların sonlandırılması gerektiğini ifade etmiştir.

Çocuklara ve ebeveynlere yönelik LGBT dayatmasının en çarpıcı ve belki de en tehlikeli örneği ise Türk diasporasının yoğun olarak ikamet ettiği Batı Avrupa’nın birçok ülkesinde cinsiyet değişikliği amaçlı tıbbi uygulamalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Hollanda’da bazı tıp çevrelerinin çocuklarda cinsiyet değişikliğine dair kaleme aldığı makaleler ve uygulamaya koyduğu deneyler ile ortaya çıkan “Hollanda Protokolü” (Dutch Protocol), günümüze değin birçok ülkede çocuklara tıbbi LGBT dayatmacılığının temelini oluşturmuştur. Bu protokol, cinsiyet değiştirme talebi olan veya olduğu değerlendirilen çocuklar üzerinde ergenliğin ilk yıllarına tekabül eden 10 ile 13 yaştan itibaren bir dizi tıbbi işlem ve müdahale haritası çizerek diğer tıp profesyonellerine yol gösterici bir işlev üstlenmiştir. Söz konusu işlem ve müdahale haritasına göre çocuklara ergenliğin başından itibaren ergenlik önleyici ilaç verilmesi, 16 yaşından itibaren ise karşı cinsiyete geçiş için hormon uygulaması öngörülmüştür. Özellikle çalışmamızı ve ebeveynleri yakından ilgilendiren husus ise bu protokolün birçok ülkede hukuk tarafından desteklenmiş olmasıdır. Örneğin Hollanda mevzuatı, cinsiyet değişimi için hormon uygulaması almak isteyen 16 ile 18 yaş arasındaki çocukların ebeveynlerine hiçbir söz hakkı tanımamaktadır. Aynı mevzuat 12 ile 16 yaş arasındaki çocuklar için ayrıca ebeveynlerden birinin onayını gerekli kılmış olsa da; her iki ebeveynin de reddetmesi durumunda mahkeme kararı ile ebeveynlerin iradesinin devre dışı bırakılmasını ve söz konusu tıbbi işlemin yalnızca çocuğun talebiyle gerçekleştirilmesini mümkün kılmıştır. Benzer düzenlemeler Belçika ve İspanya’da da mevcuttur. Öte yandan Portekiz, Polonya, Macaristan, Rusya ve Birleşik Krallık çocukların cinsiyetinin tıbbi olarak değiştirilmesini ya tamamen yasaklamış ya da büyük oranda engellemiş durumdadır. Dolayısıyla Avrupa genelinde ortak bir uygulama söz konusu olmasa da çocukların cinsiyetinin tıbbi olarak değiştirilmesine imkan veren Hollanda, Belçika ve İspanya gibi ülkelerde ikamet eden başta Türk diasporası olmak üzere birçok aile için ciddi tehditler devam etmektedir.

Günümüzde birçok “batılı” ülke LGBT ideolojini kamu politikası haline getirerek çocuklara ve ebeveynlere dayatıyor olsa da özellikle çocukların manipüle edilmesi ve ebeveynlerin devre dışı bırakılmasına karşı yoğun tepki ile beraber çeşitli ülkelerde dönüm noktaları yaşanmaya başlamıştır. Bu dönüm noktalarından ilki 2024 yılında Birleşik Krallık’ta meydana gelmiştir. Birleşik Krallık’ta çocuklara yönelik cinsiyet değişim müdahaleleri önceden daha serbest bir rejime tabi iken; Ulusal Sağlık Servisi (National Health Service, NHS) tarafından bu konuya ilişkin bağımsız biçimde hazırlatılan Cass Raporu (Cass Review) ile birlikte büyük çaplı bir değişim yaşanmıştır. Daha önce Hollanda Protokolü çerçevesinde çocukların cinsiyet değişimine ilişkin süregelen tıbbi kabul ve varsayımları kökten değiştiren Cass Raporu, çocuklara uygulanan ergenlik engelleyicilerin ve karşı cins hormonlarının güvenli olmadığını ortaya koymuştur. Cass Raporu’nda çocukların cinsiyet değişimi için gerçekleştirilen işlemlerin beyin gelişimi, kemik sağlığı ve psikolojik işlevler üzerinde olumsuz sonuçlar doğurduğu ve geri döndürülebilir olmadığı kanıtlanmıştır. Raporun ortaya koyduğu bulgular neticesinde NHS öncelikle çocuklara ergenlik engelleyici ilaçların verilmesini durdurmuş; ardından 18 yaşın altındaki kişilere cinsiyet değişikliğine ilişkin her türlü tıbbi uygulamayı süresiz biçimde yasaklamıştır.

Ele aldığımız konu için ikinci kritik dönüm noktası ise Amerika Birleşik Devletleri’nde Federal Yüksek Mahkeme’nin (Supreme Court) 2025 yılında verdiği Mahmoud v. Taylor kararı ile meydana gelmiştir. Bu davada uyuşmazlık konusu ABD’nin Maryland eyaletinin en kalabalık idari bölümü olan Montgomery vilayetinde eğitimden sorumlu idari birim olan Eğitim Kurulu’nun (Montgomery County Board of Education) çocuklara zorunlu olarak “LGBT dostu” dersler getirmesiyle başlamıştır. Eğitim Kurulu, anaokulundan 5. sınıfa kadar eğitim görmekte olan çocuklara yönelik LGBT destekçisi kitapları müfredat kapsamına almış ve bu karara itiraz eden ebeveynlerin çocuklarını bu derslerden muaf tutmasına izin vermemiştir. Eğitim Kurulu’nun bu kararı geniş çaplı protestolara yol açmış, binlerce ebeveyn, öğrencilerin söz konusu derslerden muaf tutulma imkânının sağlanması için dilekçe imzalamış, yüzlerce Müslüman, Katolik ve Ortodoks ebeveyn kamuya açık toplantılarda Eğitim Kurulu’ndan kararını yeniden gözden geçirmesini talep etmiştir. Eğitim Kurulu geri adım atmayınca ebeveynlerden oluşan bir grup, ABD Anayasası tarafından koruma altına alınan din ve vicdan özgürlüğünün ihlal edildiği şikayetiyle söz konusu davayı açmıştır. Bu dava Federal Yüksek Mahkeme’nin önüne geldiğinde ele alınan asıl soru, kamuya bağlı okullarda muafiyet hakkı tanınmaksızın cinsiyet ve cinsellik konulu derslerin çocuklara zorlanmasının din ve vicdan özgürlüğünü ihlal edip etmediği olmuştur. Mahkeme, davaya konu olan derslerde kullanılan kitapların şüphesiz biçimde yönlendirici olduğunu ve bilhassa yönlendirmeye açık durumda olan küçük yaştaki çocuklara zorunlu olarak okutulduğunu göz önünde bulundurarak LGBT içerikli kitapların devlet eliyle dayatılmasının çocuklarda uyum sağlama yönünde psikolojik bir baskı oluşturduğunu tespit etmiştir. Nihayetinde Mahkeme 6’ya karşı 3 çoğunluk ile aldığı karar kapsamında, ebeveynlerin çocuklarına aşılamak istediği dini değerleri sarsacak nitelikteki LGBT içerikli eğitim faaliyetinin devlet tarafından zorunlu biçimde yürütülmesinin din ve vicdan özgürlüğünü ihlal ettiğine karar vermiştir. Federal Yüksek Mahkeme’nin kararları emsal nitelikte olduğundan, Mahmoud v. Taylor kararı neticesinde ABD’de kamuya bağlı okullarda ebeveynlerin iradesine aykırı biçimde başta LGBT olmak üzere cinsiyet ve cinsellik konulu derslerin zorunlu tutulması yasaklanmış bulunmaktadır.

Günümüzde başta Almanya, Belçika, Hollanda ve Kanada gibi “batılı” atfedilen ülkelerdeki yasal düzenlemeler ve tıbbi uygulamalar öncülüğünde küresel ölçekte sistematik bir kamu politikası haline getirilmeye çalışılan LGBT ideolojisi, aile kurumu ve çocuk hakları üzerinde yıkıcı etkilere sahiptir. Ebeveyn iradesini denklem dışı bırakarak çocukları erken yaşta geri dönüşü olmayan tıbbi ve ideolojik süreçlerin nesnesi haline getiren bu agresif politikalar, başta Türk diasporası olmak üzere inanç ve değerlerini korumaya çalışan muhafazakar topluluklar için varoluşsal bir tehdit boyutuna ulaşmıştır. Buna karşın, Birleşik Krallık’ta tıp dünyasının ezberlerini bozan Cass Raporu’nun yayımlanması ve Amerika Birleşik Devletleri Federal Yüksek Mahkemesi’nin Mahmoud v. Taylor davasında verdiği emsal karar, bu küresel dayatmacılığa karşı son derece önemli ve kurumsal dönüm noktalarını teşkil etmektedir. Bu bilimsel ve hukuki kırılma noktaları, söz konusu ideolojik dayatmanın son yıllarda zannedildiği gibi mutlak ve engellenemez olmadığını, aksine bilimsel gerçekler ve temel haklar zemininde yürütülecek kararlı bir mücadelenin devlet politikalarını dahi geri adım atmaya zorlayabileceğini kanıtlamıştır. Sonuç olarak çocukların zihinsel ve bedensel dokunulmazlığını korumak, aile kurumunun bütünlüğünü savunmak ve eğitim sistemlerindeki ideolojik dayatmalara set çekmek adına uluslararası düzeyde çok sesli, çok kültürlü, bilim ve hukuk tabanlı bir direniş hattının kurulması elzemdir. Batılı ülkelerde yaşanan bu dönüm noktaları, haklı talepler etrafında kenetlenen ebeveynlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve inanç gruplarının, dayatmacı kamu politikalarını dönüştürme ve gelecek nesilleri koruma noktasında taşıdığı potansiyeli açıkça gözler önüne sermektedir.

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir