Muhammed Emir AKYOL/Youth Think Tank Genel Sekreteri
Geçtiğimiz hafta Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşananlar toplumumuzun acı hatıraları listesinin üst sıralarında yerini aldı, hafızalarımıza kazındı. Durumun tahlilini yapmak bir taraftan beyhude bir çaba gibi görünüyor. Giden canlarımız geri gelmeyecek, ateş düştüğü yeri yakacak, o anlara tanıklık eden minik kardeşlerimiz, kıymetli öğretmenlerimiz uzun süre bu yaşantının tesirinden kurtulamayacak. Ve tüm bunların sonunda yaşananlar acı bir hatıra olarak kalacak, unutulacak. Süreci doğrudan deneyimleyen öğretmenlerimizin, minik kardeşlerimizin bu olayı unutmaları elbette sağlıklı bir mekanizma. Ancak toplumun kalanı yani bizim için ders çıkartmak nafile bir uğraş olmamalı. Dolayısıyla herkes kendi uzmanlık alanından yorumlar yapıyor, kendi zaviyesinden durumu tahlil ediyor. Psikolojik yöne odaklananlar, aile-okul-çocuk bağıyla ilgili yorum yapanlar, okul güvenliği için kolluk kuvvetleriyle ilgili bölümü detaylandıranlar gerek ekranlarda gerekse köşe yazılarında yerlerini aldı. Bunların yanında bir süredir daha yüksek seslerle zikredilen sosyal çürüme meselesiyle bilgi arasındaki bağlantıyı kurmak da önemli. Yazının gövde kısmını geçmeden önce hayatını kaybeden kardeşlerimize, kıymetli öğretmenimize Allah rahmet eylesin, yakınlarına sabırlar ihsan etsin.
Bilgi güçtür, cehalet özgürlüktür gibi sözlerle karşılaşmayanımız yok. Bu sözler sıklıkla tekrar edildiği için basmakalıp zannediliyor, manası üzerine pek düşünülmüyor. Toplumumuzun bilgiye, bilene ne kadar itimat ettiği sorusunu sormamız gerekiyor. Toplumun saygın tabakası bilgiyle kuşanıp kitleleri sağlıklı şekilde yönlendirenler mi yoksa ekonomik refah açısından üst liglerde olanlar mı? Cevabı içimizden verelim…
Tam da bu noktada, bilginin sadece bir birikim değil, aynı zamanda toplumsal bir güç ve yönlendirme aracı olduğunu hatırlamak gerekiyor. Foucault’nun iktidar anlayışında bilgi-iktidar ilişkisinden bahsedilir. Foucault bu ilişkinin eğitim öğretim alanına yansımasını şu şekilde açıklıyor: “Belirli bir hakikat oyununda başkasından daha fazla bilgi sahibi olan, başkasına ne yapması gerektiğini anlatan, ona bir şeyler öğreten, bilgi aktaran, hüner ve beceri öğreten birisinin pratiğinde kötülüğün nasıl olacağını anlayamam.”
Üzerine uzun uzun düşünülmesi gereken satırlar. Tersten bir okumayla bilgi, beceri ve hünerlere sahip bir kimsenin iktidarından söz etmek mümkün. Elbette bu iktidar iyi ve erdemli olanı aktarmakla meşru zemine oturabilir. Bununla birlikte bu erdem aktarıcılarının kötülüğe ön ayak olmaları da pek mümkün değil. İfadeler eski zamanlara ait ancak geçerliliğini sürdürmeye devam ettiriyor.
Toplumumuz kadim değerlerden maalesef uzaklaştı. Öğretme ve öğrenme kelimelerindeki ruh bile eksik; talim ve terbiye kelimelerinin hissiyatı bambaşka. Ancak bu kavramları sadece Millî Eğitim Bakanlığındaki bir kurul olarak anıyoruz. Tüm bunlar bilgiye, bilene itimat etmediğimizin ufak göstergeleri. Bu göstergeler şu sonuçları beraberinde getirdi:
- Hakkıyla başarı edinmeye çalışanın emeğini küçümsedik, boşuna uğraşma dedik. Kısa yoldan işini çözdürene ise kifayetsizliğine rağmen imrenen gözlerle baktık, sahip olduğu bağlantılara sahip olmayı diledik.
- Kendine, çevresine, topluma katkı sunmaya çalışanlara: “Boşuna uğraşma, tek başına neyi değiştirebilirsin ki.” dedik, eylemsizliği en büyük eylem olarak gösterdik.
- Değişim en tepeden bekledik, toplumun en temel parçası olduğumuzu unuttuk. Her zaman bir suçlu vardı. Hükümet, idareciler, anne babamız, öğretmenimiz. Oysa ki değişim tabandan başlayan ve tepedekileri yönlendiren bir mahiyetteydi. Kimse evinin içine odaklanmadı, sorunu hep dışarıda aradı.
- Bize, evlatlarımıza hayata dair beceri kazandırmaya çalışan öğretmenlerimize saygı duymadık; eğitim öğretim geçmişlerini unuttuk, onlara işlerini öğretmeye kalktık. Bunu yaparken bilgi kaynaklarımız sosyal medya hesapları ve kaydırmalı videolardan oluştu.
Sosyal medyada aylar önce karşımıza çıkan meşhur videoyu anımsayacaksınız (https://youtube.com/shorts/Wt8dF2vyNKs?si=4eAmoLJB_QC_9deF): Ekonomik problemler zamana bağlı şekilde çözülür ancak sosyal çürümenin toptan bir çözümü yok. Kadim geleneğe, öğretilere dönmek önemli.
- Bilgiye ve bilene itimat gerek.
- Uzmanı olmadığımız, malumata dahi sahip olmadığımız konularda ahkam kesmemeliyiz.
- Değişim istiyorsak bunu önce kendimiz sonra yakın çevremizden başlatmalıyız.
- Okulları terbiye mekanları olarak görmek gerekir. Öğrenme kavramı yalnızca akademik karşılık buluyor. Oysa ki bir okul talebelerine hayata dair becerileri de edindirmeli, terbiye kazandırmalıdır.
- Bileğinin hakkıyla yer edinme çabasında olanlara boşuna uğraşıyor nazarıyla bakmamalı, aksine onların çalışma azmine özenmeliyiz.
Buna benzer birçok ders çıkartmak mümkün. Yazının başında da ifade ettik, bu dersler giden canlarımızı geri getirmeyecek, büyük acıyı dindirmeyecek. Ancak eylemsizlik eylemi artık sona ermeli ve bir yerden başlamalıyız. Değişim başlatmak kimin elinde?